| ||||||||||||
| ||||||||||||
| ||||||||||||
MENÜKUMRUAKTİF HABERHABER ARASON YORUMLANANLAREN ÇOK OKUNANLAR |
Felsefe İle Tasavvuf Arasında
09 Temmuz 2010, 11:33 FELSEFE İLE TASAVVUF ARASINDA; NURETTİN TOPÇU’DA SU METAFORU[i] “Hiç içtiğiniz suyu düşündünüz mü? Siz mi indiriyorsunuz onu bulutlardan yoksa Biz miyiz onu indiren. Eğer dileseydik onu tuzlu ve acı bir su yapardık: şu halde neden şükretmiyorsunuz?” Vakıa Suresi 68.69.70.
“Seyir”lik bir olay olarak suya bakmak, suyla birlikte kelimenin lügat anlamına uygun “akış” ve “devinim” halinde bulunmayı sağlayabilir. Akar ruh halimizi, seyre daldığımız suyun akışına teslim etmenin sağaltıcılığında da bir ferahlık var. Çünkü bir bütün varlık olarak suyun da bir bedeni, ruhu, sesi olduğunu düşündüğümüzde tabiatta hiçbir varlıkta olmayan bir şiirsellikle karşılaşmaktayız. Bu açıdan bakıldığında suyun akıcılığında varlığın tözünü durmaksızın dönüştüren temel bir yazgıya sahip olduğu da söylenebilir. Suyun, dinlendiren bir manzara şeklinde algılanmasının gizi de, gördüğümüz akış ve devinimin içimizdeki putları devirmesine yormak mümkün. Suyu seyretmek; akıp gitmek, kendi tözümüzün kaynağıyla –okyanusla- bir’lenmektir; suyu seyretmek, görsel bir özgürlük sunar bize. Su bizi hipnoz eder, bizde olanı bizim kendi içimizde akış halinde eritmemize imkan verir. Suyun “seyr”i ile, Tasavvufi boyutunda insanın “seyr”inin bütün bu anlam girdaplarında buluştuğunu düşünmekteyiz. İmamı Rabbani “seyr”i kalpte başlatır ve bütün aleme ondan yayar. Tasavvuf büyükleri seyr-i sülukun kişinin kendini unutarak, üst bilince ereceğinden bahsetmişlerdir. Seyr, bakmaktan öte, akış halindeki tabiata aklımızla ve kalbimizle uy(an)maktır. Bir gözlem değil, gördüğümüz şeye aşkla büyülenme halidir bu açıdan. Kalpte başlayan Seyr-i Süluk, nefesin son demine kadar kemalata doğru akıp giderken, seyre daldığımız suyun saflığı ve sonsuzluğu ile nasiplenebilirsek ayetin sonundaki “şükretme” makamının sırrı bize artık yabancı olmasa gerek. Mustafa Kutlu, Nurettin Topçu ile ilgili hatıratında, Hoca’nın akan suyu ve dereyi seyretme iştiyakından bahseder. “Yetim ve boynu bükük” olarak tanımladığı “akmayan çeşmelere bakamıyordu” der. “Susuz İstanbul’da su aramakla geçen günleri”n Topçu’nun ruh dünyasındaki izdüşümlerini, karşısında oturup seyre daldığı derenin akışında çözmek mümkün müdür? Nurettin Topçu’nun öğrencilerine anlattığı bir anısında yine suyla karşılaşıyoruz. Yaz mevsiminde bazen Erzincan’ın Kemaliye ilçesinde geçiren Hoca, orada “Kadıgözü” adıyla bilinen bir derenin kaynağına gider sık sık. Dalgın bir şekilde anılarını anlatırken, dilinden şunlar dökülür; “Başucunda oturur, saatlerce kalırdım.” İlçeden, “ya hu deli midir bu adam, oturmuş suyun başına bakar ha bakar” derlermiş. Anılarının devamında Topçu, suyu “kainattaki hareketin, temizliğin, saflığın en önemlisi sonsuzluğu arayışın remzi” olarak tanımlar. Taşralı bir ailenin İstanbul’da büyümüş bir çocuğu olarak Topçu, Paris’e felsefe eğitimi almaya gitmeden önce muhafazakar kimliğinin oluşmasında etkilendiği iki şahsiyetten birisinin Mehmet Akif, diğerinin ise H. Avni Ulaş olduğunu biliyoruz. Fransa’daki eğitimi sırasında hareket felsefesinin kurucusu Blondel, idealizmin üstadı Bergson ve ünlü şarkiyatçı Massignon’la tanışmış, onlardan Hıristiyan mistisizmine dair önemli şeyler öğrenerek, Sorbone Üniversitesi’nde Felsefe doktoru olarak eğitimini tamamlar. Başarılı, azimli ve çalışkan öğrenciliğine rağmen üniversite hocalığı bir yana, liselerde bile sıkıntılı bir öğretmenlik serüveni yaşar. Bu Felsefe Doktoru’nun ilkeli tavrı “modern kariyer” dünyasının diline ters düşerek, ahlaki yaşamından taviz vermemiş olmasından dolayı, uzun müddet münzevi bir aydın şeklinde kalmıştır. Nurettin Topçu, her ne kadar, Avrupa’ya gitmeden önce milliyetçi-muhafazakar bir çizgide yer alsa da, Batı’da okuduğu felsefe eğitimi O’nun çağdaş düşüncelerle tanışmasını sağlamış, Blondel’in hareket felsefesiyle yoğrulmuş, kapitalizme reaksiyon biçiminde ortaya çıkan sosyalist düşüncelerden etkilenmiş bir aydın olarak zihnini daha geniş alanlara açar. Paris’te dirsek çürüttüğü felsefe, O’nun varlıkla ilgili derin sorgulamalar yapmasına kapı aralar ayrıca. Ruh dünyasında cebelleştiği düşünceler, ifrit sorular yumağı halinde ızdırap yaşatmakta iken, felsefenin taşa benzer soğuk yüzünü benliğinde yoğurarak yumuşatacağı “anlam”ın peşine düşer. Dar zamanda bir şeyler söylemenin ve yapmanın telaşı içinde yaşamış bir aydın olarak Topçu’nun fikirlerini bugünün düşünce paradigmaları içinde soğukkanlı bir şekilde değerlendirmeye ihtiyacımız var. Nasıl ki O, Türk Muhafazakarlığı içinde kültürel aidiyetliliğini sorgulayarak farklı bir yerde duruyorsa, bugün bizim de O’nu “Anadolu sosyalizmi”, mesafeli yaklaştığı “Türk Musikisi”, “Osmanlılar” gibi konular başta olmak üzere, eleştirel bilinçle değerlendirme yapmamız gerekiyor. Topçu’nun, içinde doğduğu evin damlayan çatısı, su sızdıran duvarlarını fark ederek dışarı çıkmış, aynı “fetih ruhu”nu taşıyan başka bir ev inşa etme çabasında olan düşüncenin hem mimarı hem de işçisi olduğunu hatırlamak gerekli önce. Yıkılan geleneksel evin akıtan çatısı yerine, malzemesinin bir kısmını Batı’dan getiren Topçu’nun düşündüğü mimari yapının da eleştiriden uzak olmayacağını bilmemiz lazım. Nurettin Topçu’nun kurmaya çalıştığı paradigmasında bir “sıkışmışlık” hali olduğunu düşünmek de mümkün. Dağılan imparatorluğun ardından gelen cumhuriyetin siyasal projelerine kültürel çekincelerle şerh düşme ihtiyacını hisseden Topçu, bir yandan gelenekçiliğin bezirganlığına savaşa açar, bir yandan da yeni sosyolojik durumlar karşısında modern düşünce ekollerine eklemlenen çağdaş şeyler söylemenin telaşı içindedir. Ülkede Sağ ile Sol arasında çatışmacı bir kavga dili üretilirken, muhafazakar kimliğine rağmen Büyük Millet Meclisi’ne giren Türkiye İşçi Partisi ve Aybar hakkındaki pozitif tavrıyla odasında asılı duran Hitler posteri arasındaki çelişki de bu sıkışmışlığın bir yansıması olsa gerek. Muhafazakar milliyetçiliğini, Anadolu sosyalizmiyle uzlaştırma uğraşı da aynı duruma başka bir örnek. Ondaki bu tavır, aidiyetlik hissiyatıyla davranan kesimlerce dışlanmasına, hatta ötekileştirilmesine neden olur. Bir yandan kendi öğrencilerini buluncaya kadar yalnızlık, diğer yandan Avrupa’da edindiği felsefi formasyona, Anadolu ahlakını giydirme çabası, felsefenin soğuk ve sert yüzüyle cebelleşerek, buhranının katlana katlana büyümesinin önünü açar. Böyle bir sıkışmışlığı ya şiirin sağaltıcılığıyla ya da felsefenin taşa benzer soğuk ve durağan sertliğini yumuşatacak içsel ve aşkın bir tecrübenin coşkusuyla aşılabilir. Topçu, buhranını yumuşatacak derin coşkuyu suyun hareketiyle yumuşatmış, ıstırap ve acılarını su’dan kinaye tasavvufla ve bir şeyhin kalbinden kendi kalbine damlattığı suyla dindirmiştir. Böylece kalbini ve beynini öğüten felsefeye hangi kaynaktan su taşıyacağının farkına varır. Felsefe, düşünce kulesinin mimarları için taş; tasavvuf da dünyevi olanla kirlenen kalplerimizi ve ellerimizi temizlediğimiz su’dur. Su, Abdülaziz Bekkine’dir. Ahşap evin ikinci katında sabahlara kadar bir felsefe hocasının soğuk ve sert sorularının ılık ve yumuşak cevabıdır aynı zamanda. Hocasının konuşurken kömür mangalının külüne yazdıklarını kalbine nakşeden sıra dışı bu Mürid’in tanımıyla; “İslam tasavvufu, Kuran’dan kalp ilmini çıkaran felsefedir.” Felsefe ile tasavvufu mezcetmiş bir aydın olarak Topçu’nun suyu seyretme iştiyakının irfani karşılığı, “kendini unutarak” aşkın bir bilinçte yeniden varolmaktır. Seyr-i Süluk’unu suyla, akan dereyle, kahvehanenin ortasındaki fıskiyeyle yapan bu derviş, felsefenin imkanlarıyla tasavvufun aşkınlığını birleştirme çabasındadır. Hastane odasında kapı aralığından ölümü bekleyen bir insan olarak arkadaşlarına ve öğrencilerine anlattırdığı iki şey vardır; biri Munzur Çayı yani su, diğeri ise şeyhi. Gördüğü rüyalarda bile iki öznenin varlığı ön plana çıkmakta. Ölümün de bir yolculuk olduğunu düşündüğümüzde, akan suda insan kendi kaderinin kıvrımlarına şahit olur. Okyanusa yani aşkın bilince seyir halidir ölüm. Gaston Bachelard, Nehrin seraplarına aldanmak için, iyiden iyiye yıkık bir ruha sahip olmak gerektiğinden bahseder “Su ve Düşler” adlı kitabında. “Acılarım, zamanın ve kaderin kollarıyla kucaklanmayacak kadar engindi.” diyerek Abdülaziz Efendi’yi anlattığı hikayede ruh dünyasını bize açan Topçu’nun arınma ihtiyacını anlayabiliriz bu ifadesinden. Arınmak için her insan gibi O’da suya sığınır hikayenin devamında: “Kapının dışındaki basamakların yanında bulunan muslukta abdest aldım. Yarı aydınlıkta parıldayan su ile vücudumu, içerimde yaratıcı bir nur gibi dolaşan gözyaşlarımla benliğimi yıkadım.” Su ıslak bir alevdir; ruhumuzda bir yangın büyütmenin imkanını sunarken bir yandan, diğer taraftan yanan ruhumuzu söndürmemize olanak sağlar. “Güçlü bir su damlası bir dünya yaratmaya ve karanlığı bozmaya yeter. Gücün hayalini kurmak için derinlemesine imgelenmiş bir damladan başka bir şeye ihtiyaç yoktur. Böylesine devingenleşen su, bir tohumdur; yaşama tükenmek bilmez bir ilerleme kazandırır.” Nurettin Topçu için su bir metafordur; buhranlarını içinde erittiği bir çözelti ya da akışını seyrederken keşfettiği aşkın bilinç. ————————————————————————————————————————————— Bu makalem, YOLCU dergisinin 59. sayısı (Haziran 2010)da yayınlanmıştır. (Aydın HIZ) Manevi Yolculuk-Mükaşefat-ı Gaybiyye. İmam-ı Rabbani. Sufi Yay. 2006 s.33 Su ve Düşler. Gaston Bachelard. Çev: Olcay Kunal. YKY. 2006 s.28 Bu makale 270 defa okunmuştur.
|
YAZARLAR
FOTO GALERİİSTATİSTİKSitemizde 13 kategori altında, toplam 1007 haber bulunmaktadır.Bu haberler toplam 1025983 defa okunmuş ve 1547 yorum yazılmıştır. Sitede Toplam 22 Editör var. |
||||||||||
|
Kumruluyuz.biz© 2005 Tüm Hakları Saklıdır
Altyapı: MyDesign |
||||||||||||