| ||||||||||||
| ||||||||||||
| ||||||||||||
MENÜKUMRUAKTİF HABERHABER ARAFOTO GALERİSON YORUMLANANLAREN ÇOK OKUNANLARSİTEMİZİ BEĞENİN |
Kader Perspektifinden Türkiye ve Türkler
05 Aralık 2010, 20:19 Tarihin Tanımı: İnsan topluluklarının geçmişteki yaşayışlarını, kültür ve uygarlıklarını, sosyo-ekonomik yapılarını neden-sonuç ilişkisi içerisinde yer ve zaman göstererek inceleyen, elde ettiği bulguları, belgelere dayanarak objektif bir şekilde açıklayan sosyal bilim dalıdır. Tarih ilminin kendine has ilke ve yöntemleri mevcuttur. Fakat bu mevzuyu ilmi açıdan değil kader perspektifinden ele almaya çalışacağız. Umumiyetle bütün müminler, kader inancına sahip oldukları halde, “Hayrihî ve şerrihî minallâhi Teâlâ”der. (Hayır ve şer Allah’tandır) ya da ‘Allah’ın izni olmadıkça bir yaprak bile sallanmaz’ hükmünü, hükmü ilahi cihetinden değerlendirildiğinde, genellikle insanlarımız kifayetsiz kalmaktadırlar. Akl-ı selim ve vukufiyet ehli insanlar meseleyi şu cihetle değerlendirir ki; tedbir, takdire tevafuk ettiği kadar netice hâsıl olur. Allah ise, Kâinat’ta mâsivâullâhtan her varlığı, fanilikle mahkûm etmiştir. Ne hayır, ne de şer; ne kemal ve ne de zeval üzere beka şansına malik değildir. Bu durum, âdetullâh icabıdır! Buna sünnetullah da denilir. Kur’ânî bir hakikat olarak “Ve mekerû ve mekerallah. Vallâhu hayru’l-mâkirin” , yani “İnsanlar plân yapar, Allah’ın da bir plânı vardır. Muhakkak ki, eninde onunda Allah’ın plânı galip gelir.” Lâkin Allah’ın plânının, yani murâd-ı ilâhînin ne olduğunu bilmek biraz zordur. İslam âlemi teraküm etmiş bulunan ihmalin doğurduğu istihkakının bedelini ödemektedir. Bütün bu olup bitenler, tebdile medar olacak kefaretten ibarettir. Yani üzerimizdeki celal-i tecelliyi cemali tecelliye dönüştürene kadar devam edeceğe benzemektedir. Bu tebeddülat (değişim-dönüşüm) Müslümanların tecelliyi ilahide, kahırdan lütfa mazhariyetinin bir nişanesi olarak görmek gerek. Hz Allah “müsebbibu’l-esbâb”dır. Yani sebeplerin sebebi. Hiç şüphe yoktur ki, şüphesiz ilm-i küll sahibi olan Hz. Allah, bu cüz’î iradelerden ne sâdır olacağını mutlak bir surette bilir. Ancak, bunun ilm-i ezelî ile bilinmesi, bizi kul için bir“cebir” vaki imiş gibi düşündürmemelidir. Bunun sebebi de, insan idrakinin “zamanla mukayyed” olmasıdır. Hâlbuki Allah katında zaman yoktur. Cenâb-ı Hakk’ın bir şeyi olmadan evvel bilmesi, bizim olduktan sonra bilmemiz kadar kolay ve tabiîdir. Bu kâinat bir tiyatro sahnesinden ibarettir. Onun içindeki mevcudat bu senaryonun dekoru ve kahramanları hükmündedir. Hepsi de kaderin memuru ve mağlubudur. Amil oldukları fiiller ve realiteler izni ilahi doğrultusunda gerçekleşir. Ezelden ebede, sebep ve sonuç münasebetleri içerisinde akıp giden bu gidişat; kavranabilen ve kavranamayan bir takım temel kanun ve kaidelere tâbi kılınmıştır. İlâhî tayinle gerçekleşen ve hep baki kalan bu kaidelere, biz bazen “meşiyyet-i ilâhiye” bazen da “tabiat kanunları” şeklinde ifade ederiz. Eşyanın, kanun ve kaidelerin tanınması keşif nisbedindedir. Bütün bu faaliyetlerden murat, keşfin hudutlarını geliştirmekten ibarettir. Bu keşifler, kanun ve kaideler anlaşılacaktır ki; “ebedî zıtlık” ve bunlar arasındaki galebenin münavebesi, yani daimî bir tahavvülât ve tebeddülâttır. İlâhî tecelli de bazen “celâl” ve bazen de “cemal” e yol vererek, bu mütemadi değişikliğin asıl sebebini teşkil eder. Bu suretle görülecektir ki, bu âlemde “beka” yalnız ve ancak Allah’a mahsustur. Mahlûkata şamil değildir. Hz.Allah’ın hâdi ismi şerifinin tecellisine zaman ve mekan farklı olmakla birlikte, mazhar olan ecdadımız, dört kıtada adaletle hükmetmiş tarihte nice devletler kurmuştur. Hz. Allah zaman ve mekândan münezzehtir) İşte muradı ilahi ruhsat nispetinde bu şekilde tecelli etmiştir. Fakat mudil sıfatı yok olmamıştır. Şöyle ki; ebedi zıtlık kaidesi doğrultusunda: Güneş zevalde olsa, karanlıklar yok olmaz lakin kaybolur, azalır. Tersi de olsa bu böyledir. Bu ilahi ferman ve irade ruhsat doğrultusunda cereyan eder. Bu Âlem’in bir “dâr-ı imtihan” olmasını dileyen Cenâb-ı Hakk; beşeriyete ve mahlûkata keyfiyet ve oluşları esbab ile gerçekleşir. Bu oluş zahir ve batın temelinde gerçekleşir. Bunu bilen akil ve arifler, bu değişimi derinlemesine araştırarak izharına yardımcı olurlar. Her türlü tahavvülât ve tebeddülâtta bir tedricî kânunu tabidir. Vukuatın asıl sebebi olan murâd-ı ilâhî, bir tek vak’a ya da zincirinin tek bir kesidinin müşahedesi ile kavranamaz. Belli bir zaman parçası içerisindeki gelişme seyri takip ve tahlil edilmelidir Bu temel İslâmî gerçeklerin ışığında Türkiye’nin kısaca, geçmişine nazar edelim. Osmanlı Devleti’ni kurmuş olan “Kayı Han Aşireti” de bu suretle Türkistan’ın “Mahan Bölgesi” nden çıkarak Batı’ya yönelmişti. İlk istikametleri an’anevî göç hedefi Cezîretü’l-Arab idi. Bu maksadla Suriye’ye geçerlerken reisleri Süleyman Şah, Fırat Nehri’nde akıntıya kapıldı. Ayağının atın özengisine takılması yüzünden kurtulamayarak şehid oldu. Aşiret mateme gark oldu. Süleyman Şah ‘ı Câber’de toprağa verdikten sonra, istikametlerinin uğursuzluğuna hükmederek geri dönüp Ahlât’a geldiler. Eğer Suriye’ye gitselerdi, daha önceki birçok Türk aşireti gibi orada kaybolup gidecekleri muhakkaktı. Kiminle mücadele edip de yükseleceklerdi. Etraf hep müslümandı. Ama Ahlât’ta kendisine müracaat ettikleri Selçuklu Sultanı onlara yerleşmeleri için Söğüt ve Domaniç ‘i göstermişti. İhtimal buna da canları sıkılmıştı. Zira sürüleriyle bütün bir aşiret takriben bin kilometre bir mesafeyi kat’etmek mecburiyetinde kalmıştı. Hâlbuki önü küffar olan bu mıntıkada onların cihat gayret ve kabiliyetlerine -sevk-i kaderle- engin bir saha açılmış oluyordu. Bu kahrın içine saklanmış bir lütuftu. Meknuz ve mestur bir murâd-ı ilâhî idi. Diğer taraftan Söğüt’e yerleşen Kayı Han Aşireti’nde arka arkaya on lider (Osman Gazi ‘den Kanunî ‘ye kadar) deha üstü birer şahsiyet olarak tarih sahnesinde mes’ud ve muhteşem rollerini oynamışlardır. İnsanlar evlatlarının karakter ve kabiliyetlerini te’min hususunda bir imkân sahibi değillerdir. Âlimden zalim doğduğu az görülmüş bir vak’a değildir. Demek ki, kader onları yükseltmeyi murâd edince, her cihetle kendilerine yâr ve yaver olmuştur. Kader yâr ve yaver olunca, bir meziyet bin meziyet kadar randıman sağlarken, bin kusur, belki bir kusur kadar rol oynayabilir. Tıpkı akıntı istikametinde yol alan bir kayık gibi… Bir kürek çekmekle, akıntının sür’atine bağlı olarak icabında on kürek çekmiş kadar mesafe kat’edersin. Fakat gidişin akıntıya ters ise, netice bunun aksi olur. İşte beşerî iradelerin, kadere tevafukunda böyle müthiş bir bereket mevcuddur. Osmanlı’nın yükseliş hengâmında O’nu ihata eden haricî şartların zati irade ve imkânlarından fazla rol oynadığı tarihin sayısız şahadeti ile sabittir. Yükselişte olduğu gibi çöküşte de bu kadere ve daha emin bir tabirle murâd-ı ilâhîye paralel veya ters düşmenin müsbet ve menfi tezahürleri için söylenecek söz ve verilecek misal pek çoktur. Biz burada bu kadarla iktifa ederek, biraz da geleceğimize atf-ı nazar etmek istiyoruz. Bir devlet, üç esas ile büyük ve âlemşümul bir karakter kazanabilir. • Âlemşümul bir mefkûre • Geniş ve stratejik imkânları haiz bir ülke • Kemiyet kadar keyfiyeti de olan büyük bir nüfus Târihte âlemşümul bir devlet (süper güç) olabilmiş bulunan her topluluk bu üç esasın, üçüne de mutlaka sahip olmuşlardır.. Biz ve bizden önceki devletlerimiz de öyle idi. Bunların hepsini de iç ve dış düşmanların âhengli menfi çalışmaları sonunda binlerce kilometrelik toprağımızı kaybederek bugünkü hale getirildik. Burada şu küçülüşün sebepleri veya gerçekleşmesine dair hiçbir tafsilâta girişecek değiliz. Bu, olmuş bitmiş bir vakıadır. Küçülüşün her mes’eledeki tecellisi de bu ölçüdedir. Ancak gidiş nereyedir? Mühim olan hâl değil, istikbaldir! Onu tayin edecek husus da zaman ve vukuatın seyrine hâkim olan murâd-ı ilâhînin vasfıdır. Acaba vukuat, celâlin mi, yoksa cemalin mi galebesi istikametinde bir seyir takip etmektedir. İşte bu muammayı çözmek için yine belli bir zaman parçası içindeki gelişmenin tahlili îcâb etmektedir. Zira murâd-ı ilâhînin keşfi, ancak bu suretle mümkün olabilmektedir. Ülkemizin en parlak devrinin önümüzde olduğuna kaniiz. Her kemali bir zeval, her zevali bir kemalin takip etmesi bu âlemin temel kanunlarından biri değil mi? O halde, istikbal yakındır ve beklenen, özlenen âlemşümul dünya hâkimiyetimiz gerçekleşecektir. K.Kerimde geçen Hz. Hızır kıssası ile ülkemizin sosyal, içtimai ve iktisadi yönüne işaret edelim: Hz.Mûsa (AS), Hz. Hızır (AS) ile arkadaşlık etmek istedi. Peygamberler Allah’ın bildirdiğini bilebilirler. Hz.Hızır (AS)a ise dünya’nın sonuna kadar ömür verilmiş ve Ona “ledün ilmi” ihsan edilmiştir. Bundan dolayı Hz.Hızır (AS), Hz.Mûsa (AS)’a kendisi ile arkadaşlık yapamayacağını, zira bazı hareketlerinin O’na ters geleceğini söyledi. O da böyle hallerde kendine bir sual sormamak va’dinde bulundu. Böylece arkadaş olup, bir yola girdiler. Önlerine bir nehir veya göl geldi. Karşıdan karşıya geçmeleri için orada hazır bulunan ihtiyar bir kayıkçıya ricada bulundular. Kendisine verecek paraları olmadığından, bu kayıkçı, onları rızâ-yı Bârî için karşıdan karşıya geçirdi. Akşam karanlığı bastırmak üzereydi. Kayıkçı yolcularını indirdikten sonra kayığını kıyıya çekmeye uğraşırken Hz.Hızır (AS) orada bir miktar oyalandı. Kayıkçı evinin yolunu tutunca da onun köhne kayığını, kocaman kaya parçalarıyla kırıp sakatlattı. Bu hâdiseyi seyreden Hz.Mûsa (AS) canı sıkıldı. Söz vermiş olmasına rağmen i’tizâr ile Hz.Hızır (AS)’ın bu yaptığının sebebini sordu. Çünkü kendilerini bedelsiz karşıya geçirerek iyilik etmiş olan bu ihtiyarın kayığını böylece sakatlatmak akla, mantığa aykırı ve zahir hâle nazaran yakışıksızdı. Hz.Hızır (AS), Hz.Mûsa (AS)’a kendisine sual sormamak hususundaki taahhüdünü hatırlatmakla beraber, durumu izah etmekten geri kalmadı ve: “-Birkaç güne kadar bu beldede harp çıkacak. Hükümet “Bana lâzımdır” diyerek milletin elindeki atı, arabayı ve kayıkları kendine alacak. Buna “tekâlif-i harbiye” derler. Tekâlif-i Harbiye heyeti, bu kayığın başına geldiği zaman onu, şu sakatlığından dolayı beğenip almayacak. O da böylece ihtiyar kayıkçıya kalmış olacak. Kendisi bunu alâ külli hâl tamir edip işine devam edebilecek. Bu adamın yetim torunları vardır. Onlara bu kayığın geliriyle bakmaktadır. Hem bu yetimlere bir iyilik olsun ve hem de ihtiyarın bize karşı hareketine bir karşılık teşkil etsin diye kayığı kısmen kırıp parçaladım.”dedi. Kıssamız oldukça uzun. Yukarıda kısaca aktarmış olduğum bölümü, ülkemize teşmil etme çalışırsak: Hz.Hızır’ın sakatlaşmış olduğu kayık, aziz vatanımız Türkiye‘dir. Avrupa Birliği, ABD, Rusya, İsrail vb. ülkeler bir “Duyun-i Umumi” heyeti gibi ülkemizin başında durmuş, vatanımızı gasp edip yutmak istiyor. Lâkin o da ihtiyar kayıkçının kayığı gibi devralmak hususunda cazip görünmüyor. Bunun sebebi Türkiye’nin 400 milyar doları aşan iç ve dış borçları, 15–20 milyon işsizi, milli ve manevi değerlerin tamamen erimemişliği gibi buna benzer birçok sebep sayılabilinir. Onu bu hâliyle devraldıkları takdirde başlarına belâ olacağını düşünüyorlar. Bu vatanın sahibi olan milletimiz de o ihtiyarın yetimleri mesabesindedir. Kayığını gasp olmaktan kurtarabilirsek, düzeltip yolumuza devam edebiliriz. İhtiyarın kayığını Hızır, bizim kayığımızı ise Allah sakatlatmıştır. Siz Türkiye’yi başta AB ve ABD için cazip olmaktan çıkaran borç, işsizlik.. Vesaire yi birtakım iş bilmez idarecilerden bilebilirsiniz. Lâkin onlar, kaderin me’mûru ve mağlûbu olduklarını bilmeden doğru yapıyorum zannederek bu neticeye ulaşmışlardır. Hz.Allah bir kavmi yükseltmeyi murad ederse; o kavmin çocuklarını zeki ve akıllı kılar. Bir fiilde hâsıl olacak neticeden bir değil bin netice ortaya çıkarır. Diğer işlerde de böyledir. Buna bir misal olarak ta: Osmanlı devletinin kurucusu Osman Gazai ile başlayan padişahı idarede; Kanuni Sultan Süleyman’a gelinceye kadar geçen on padişahın da tamamının akıllı ve zeki oldurulması bu kabildendir. Bunca izahattan sonra; ülkemizde bir eksen kayması söz konusu olmayıp, kayan eksenin yeniden muradı ilahi doğrultusunda yerine oturtulmaya başlandığına şahit olmaktayız. Kullar sadece bir resimden ibarettir. Fiili Hakiki Hz. Allah’tır. Asıl olan manayı münifi idrak edip, kadere ve kadere rıza göstermektir. Gerisi masivaullahta, sebebullah dairesinde cereyan etmektedir. Selam ve hürmetlerimle…. Bu makale 1159 defa okunmuştur.
|
YAZARLAR
TERÖRÜ LANETLİYOURUZGOOGLE TRANSLATETÜM GAZETE MANŞETLERİORDU'DA HAVA DURUMUİSTATİSTİKSitemizde 13 kategori, 1414 haber bulunmaktadır. Bu haberler toplam 2659218 defa okunmuş ve 2089 yorum yazılmıştır.
|
||||||||||
|
Kumruluyuz.biz© 2005 Tüm Hakları Saklıdır
Altyapı: MyDesign |
||||||||||||