| ||||||||||||
| ||||||||||||
| ||||||||||||
MENÜKUMRUAKTİF HABERHABER ARAFOTO GALERİSON YORUMLANANLAREN ÇOK OKUNANLARSİTEMİZİ BEĞENİN |
Vekillerin Kendilerini Savunacak Vekilleri Niye Yok?
04 Ocak 2012, 13:09 Vekil olmak gerçekten zor iş… Bir kere asıl olmaktan çıkıp vekil haline dönüşüyorlar. Gece gündüz, gerekli gereksiz bir sürü kanun çıkarmakla meşguller. Öyle ki bazen yorgunluktan ufukları kararıp bir adım ilerisini göremez oluyorlar! Sadece bunlar mı? Halk onlardan o kadar çok şey bekliyor ki… Genelde bunların çoğu ahlâka, kanuna ve hukuka aykırı şeyler… Ya kafası çalışmayan bir yakınını bir yerlere yerleştirmesi için bastırıyor; ya da yol, hastane ve yemek parası istiyor… İşin bir başka vahim tarafı da şu: Bu vekillerin bir kısmı, kendilerini seçtiren kişi ve çevrelerin karşısında eğilip bükülmek zorunda kalıyor. Bu açıkça, vekâletin vesâyete[1] dönüşmesi demektir. Bir de bunların sürekli maaşları gündeme geliyor… Yok asgari ücret bu kadarmış, yok açlık sınırı şu seviyeye çıkmış… Bu şartlarda nasıl olur da bunların maaşları bu kadar yüksek olurmuş! Düşünülecek olursa, mevcut maaşları gerçekten az. En az on katı olmalı. Yalnız ihale takibinden, komisyon[2] beklentisinden, para babalarıyla ortak iş yapmaktan, sponsorların kulu kölesi olmaktan, yolluk ve yevmiye için lüzumsuz seyahatlere çıkmaktan uzak durmak şartıyla… Şu da var… Bu kadar vekil sayısı çok fazla… En az yarıya inmeli. Bu da yetmez… Başta vekil olacak kişiler şu özellikleri taşımalı: Yüksek görev bilgisi, ahlâkı, sorumluluğu, tecrübesi ve aşkı… Diğer taraftan, ülkenin ve insanlığın geleceği ile ilgili derin görüş (vizyon) sahibi olmalı. Şu da kesinlikle akıldan çıkarılmamalıdır: Asla, “Devletin malı deniz, yemeyen domuz” düşüncesine kapılmamalı. Ayrıca vekillik, kesinlikle bir geçim vasıtası ve meslek olarak görülmemeli. Görevde olunduğu müddetçe hak ettiğini almalı; ayrılınca da normal hayatına ve işine dönmeli. Bazıları şöyle bir savunma yapıyor: Vekiller belirli düzeyde bir hayat yaşamaya alıştılar. Sonraki dönemlerinde bu seviyenin altına inemez… Bu son derece ilkel ve egoistçe bir düşüncedir. Ücret alıp vermede elbette bir ölçü ve makul sınır söz konusudur. Meselâ yapılan işin ağırlığına ve önemine göre alınan parayı hiç kimse tartışmaz. Bir ara, Osmanlı Devleti zamanında, gümrüklerin düzenlenmesi söz konusu olmuş. Bunun için İngiltere’den bir uzman getirilmiş. Teftiş esnasında uzmanın gözüne, çok değerli malların bulunduğu deponun önündeki bekçi takılmış. Yanına gidip sormuş: —Adın ne? —Hasan, efendim. —Maaşın kaç? —Şu kadar… Bunu duyar duymaz bağırmış: —Hırsız Hasan! Yanındakiler öyle şaşırmışlar ki... Neden hırsız olsun? Hakkında verilmiş bir hüküm mü var? Sonra izah etmiş… Demiş ki: -Bu kadar kıymetli malzemelerin başına, bu kadar az maaş alan birini dikerseniz, günün birinde hırsız olacağı belli! Mesaj gayet açıktır. Fakat bir konuya çok dikkat etmek gerekir: Haydi, bal tutan parmağını yalasın. Bu sineye çekilebilir. Ama küpü tepesine geçirirse kamu vicdanı bundan yara alır! Ve kolay kolay da kapanmaz… İşin gerçeğine bakılırsa devlet hizmeti, iktidar olma hevesine ve zenginleşme hırsına kurban edilmemelidir. Elbette ki bu işi yapanlar hak ettiklerini almalı. Ama bu, Hz. Ömer mantığı ile olursa, takdire şayan bir tutum ve davranış olur. Nedir, bunun anlamı? Kendi işini görürken, asla devletin mumunu yakmamak! Bu vekil maaşları konusunu, bir de farklı bölümlerde okuyan üniversite öğrencileri ile tartıştık. Bu arada halktan bazı kişilerin görüşlerine de başvurduk. İlk etapta onlar da mevcut ücretleri çok fazla gördüler. Ama izah edince, mantıklı düşünmeye başladılar. Karşı çıkışlarının sebebi şu… Bir kere halk, vekilleri kendilerinin seçtiğine inanmıyor. Seçim öncesinde, kazanabileceği sıralara yerleştirilmek için hangi kişi ve çevrelerle nasıl bağlantı kurduklarını, bu uğurda en yakın arkadaş ve dostlarını saf dışı etmekten çekinmediklerini biliyor. Bunun yanında, çoğu vekilin görevini yerine getirecek kapasitede olmadığına inanıyor. Kısaca, adamı ve dayısı olduğu için seçilen kişinin halkın gözünde pek itibarı da olmuyor. Şüphesiz bu hale gelişten vekiller de, halk da sorumlu. Çünkü toplum birleşik kaplar gibidir. Üç aşağı beş yukarı birbirine benzer. Şu nükte bunu gayet iyi anlatır: İki ama (kör) karşılıklı oturup dolma yerleşmiş. Sonra birisi birden fırlayıp karşısındakine bağırmış: -Neden dolmaları çift çift atıyorsun? O da cevap vermiş: -Kardeşim! İkimiz de körüz. Nerden biliyorsun? Bu sefer insafa gelip şöyle bir açıklama yapar: -Kusura bakma arkadaş! Ben öyle yapıyorum da! Aslında toplumun her kesimi bu itirafı yapmalı. Ondan sonra ciddi meseleler konuşulabilir. Bu makale 460 defa okunmuştur.
|
YAZARLAR
TERÖRÜ LANETLİYOURUZGOOGLE TRANSLATETÜM GAZETE MANŞETLERİORDU'DA HAVA DURUMUİSTATİSTİKSitemizde 13 kategori, 1414 haber bulunmaktadır. Bu haberler toplam 2659280 defa okunmuş ve 2089 yorum yazılmıştır.
|
||||||||||
|
Kumruluyuz.biz© 2005 Tüm Hakları Saklıdır
Altyapı: MyDesign |
||||||||||||