Müslümanlar, Ermeniler, Aliya İzzetbegoviç, Savaş Ahlakı Vs.
O’nun sükunetle demlenmiş derin ve ağırbaşlı bakışlarıyla üniversitenin ilk yılında karşılaştım. Bosna savaşının mağdurlarına yardım için yapılan bir kermeste, kalabalığın oluşturduğu gürültüye fon veren bir Bosna şarkısı eşliğinde kenarları yırtılmış, yıpranmış, özensizce belki de aceleyle asılmış posterdeki adamla ilk defa göz göze geldim. Ne kitaplar, ne hediyelik eşyalar ne de Bosnalı özgürlük savaşçıları için yakılmış Boşnak şarkıları… hepsini arkada bırakıp resmin asılı olduğu duvara yaklaştım ve Aliya’yla böyle tanıştım.
Aliya İzzet Begoviç,
1992 yılında başlayan
Bosna Savaşı’nda Boşnakları soykırımdan kurtaran adamdı, bir filozoftu, bir düşünürdü, bir liderdi, bir Müslüman ahlakçıydı. Çocukluğundan başlayıp, gençliğinin ilk yıllarında verdiği varoluş mücadelesi, hapishaneler, mahkemeler ve bütün bunların üzerine derin okumalar yaparak engin ufuklara kulaç atan bilge kral… Ondan öğreneceğimiz çok şeyin olduğunu düşünerek,
Kertenkele Dergisi’nin son sayısında anılarından hareketle O’nun ahlaki duruşunu yazdım.
Kulağımızı tarihin doğru evresine dayarsak
Aliya’nın büyük ideal adına çıkardığı canhıraş fısıltıyı duyabilir ve o fısıltılardan bugünün anlam dünyamıza bir çığlık büyütmenin çabası içine girebiliriz.
Her savaş şüphesiz en çok vicdani sorgulamaları geri plana iter, kutuplaşma ve kamplaşmanın verdiği kindarlık, düşmanla empati kurmayı zorlaştıran, İnsani olanın unutulduğu bir psikolojik gerilim ortaya çıkarır.
Bilge Kral’ın bu psikolojik durumu tersine çeviren bir ahlaki duruşu vardır.
Aliya İzzetbegoviç, adil olmayan Bosna Savaşı’nda, kendilerine yapılan onca haksızlığa ve yok edilişe rağmen sivil Hırvat ve Sırpların öldürülmesine şiddetle karşı çıkar. Kendi generallerine gönderdiği mesajda şunları söyler: “Lütfen askerlerimize savaş kanunlarına uyma mükellefiyetlerini hatırlatma hususunda her fırsatı kullanınız. Ne saldırganları sert bir biçimde cezalandırmakta ne de kamuoyunu bundan haberdar etmekte tereddüt gösteriniz. Bu yolla kaybedeceğimiz hiçbir şey yoktur.”
Srebrenica, Bosna savaşının en kalbi acılarının yaşandığı yerdir.
Srebrenica’nın adını bile çok kolay anmamalıyız; vicdanımızdan, kalbimizin en masum köşesine, idrak seviyemizin en üst mertebesine kadar her şeyimizi ilk önce hazırlamalı, sonra
Srebrenica demeliyiz.
Uluslararası Kızıl Haç Komitesi yalnızca katliamın ilk dört gününde sivil ve asker
7.079 kişinin öldürüldüğü sonucuna ulaştı, ve bu nihai rakam değil. Yüzyılın utanç kalesi için
Aliya şunları söyler: “Bu boyutta bir trajedi gerçekleştiğinde kimse masum değildir. İçinde
Srebrenica’nın gerçekleştirilebilir olduğu bir dünyanın varolmasından dolayı hepimiz suçlanmayı hak ediyoruz.”
Her şeyini hesaplanmış çıkarlarla ölçen Batı medeniyeti, insani idealler için çaba göstermeyi artık gerekli görmüyordu.
Srebrenica, yirminci yüzyıl için uluslararası vurdumduymazlığın varabileceği zirve noktasıdır. Orası, sınırları belirlenmemiş cepheler arasında “iki ateşli milliyetçiliğin ve dünyanın geri kalanının tuhaf ve akıl almaz kayıtsızlığı ve edilgenliği” içinde yok olmamak için
ölen bir şehirdir. Öldürüldüler ve öldükçe vicdanı diri olanların kalplerinde dirildiler.
İzzetbegoviç, Srebrenica’da
üç gün içinde sekizbinden fazla Müslüman sivilin –üstelik BM kontrolündeki bölgede-
katledildiği bir toplumun lideri olarak, Doljani bölgesinde sadece yirmiyedi sivil Hırvat’ın Boşnaklar tarafından öldürülmesine
“katliam” demekten geri durmaz. Ordu yetkililerine “bu zulmü” araştırın ve adil olun diye emirler verir.
Kazanmak ve kaybetmek, ideallerin boyandığı renkle anlam kazanan afakî kavramlardır. O, kazanmanın müslümancasını ortaya koyar, kaybetmenin de maddi menfaatin hüküm sürdüğü materyalist dünyadaki anlamından soyutlayıp, başka bir mana yükler.
Aliya’yı bunun için okumalı ve bu ilkeli Müslüman tavrını anlamalıyız.
Bu topraklarda yaşayan insanlar olarak biz de
Birinci Dünya Savaşı’nda ve
İstiklal Savaşı’nda önemli olaylar ve kırılmalar yaşadık. Bunlardan biri de 1915 olaylarıydı.
Tehcir Kanunu’yla Ermenileri savaş bölgesi dışında tutmayı amaçlarken, yerlerini yurtlarını, anavatanlarını geride bırakıp belki bir daha dönmemeyi, dönememeyi bildiklerinden sadece götürdükleri hatıralarla yaşanan bir trajedi.
Kimin trajedisi bu?
Bu topraklarda nüşvü nema bulan birlikte yaşama modelinin sonucu olarak dinleri, dilleri ne olursa olsun, bu toprağa ait olan herkesin trajedisiydi. Onun için 1915 olaylarıyla ilgili
Taha Akyol’un
“Ortak Acı” tanımlamasını doğru buluyorum. Tarihi tarihçilere bırakıp, yaşanan acılara vicdanımızda bir ses büyütmenin telaşı içinde olmamız gerekir.
Batı’da ortaya çıkan milliyetçilik dalgasına kapılan Ermeni çetelerin bütün günahını bütün Ermenilerin taşıması gerekmiyordu. İttihatçıları savunmak zorunda hissetmiyorum kendimi,
ama bu toprakların türküsünü söyleyen
Vartabet Gomidas’la empati kurma ihtiyacı hissediyorum.
Bediüzzaman’ın
Münazarat’ta söylediği “Şu milletin saadet ve selameti Ermenilerle dost olmaya vabestedir (bağlıdır)” sözünün Müslüman vicdanında bir karşılığı olması gerekiyor.
Soykırımı, diasporayı, ittihatçılığı,
Sevanyan’ı,
Halaçoğlu’nu, Batılı ülkelerin parlamentolarındaki alınan kararları, kim kimi ne kadar öldürdü yarışmasını öteleyerek, acıyı paylaşmak, yaralarımıza merhem sürmek ve vicdanımızı diriltmek gerekiyor. Hiçbir tarihi malumata sığınmadan
Aliya’nın savaş ahlakıyla ilgili tavrını içselleştirerek 1915 olaylarına daha soğukkanlı bakmak,
refleks ve tepkiye dayalı davranış yerine; olgun, sakin ve insani bir çizginin savunucusu olmak daha doğru.
Aliya, savaşın en karanlık anında komutanlarına hitaben şunları söyler: “Buradan ayrıldığınızda askerlere kesin şeyler söylemek durumunda olacaksınız. Onlara zayıflara eziyet etmemeleri gerektiğini söyleyin. Halkın bu ordudan korkmamasını temin edin…İhtiraslar tırmanıyor, her yerde korkunç cürümler işleniyor ve halk çoğunlukla bir şeyi diğerinden ayıramıyor…Onlar bizim eski köprümüzü (Mostar Köprüsü) tahrip ettiler, hadi bunu onlara ödetelim. Fakat Onlar kim? Bu düşünce tarzı bizi bir yere götürmez. Tekrar ediyorum biz, insanların kendilerine ait hissettikleri bir ordu olmalıyız, ancak o takdirde yenilmez olabiliriz…. Görüyorsunuz Allah karşımıza acı verici bir imtihan çıkarmıştır. Boğazlandık, kadın ve çocuklarımız öldürüldü, camilerimiz yıkıldı, ama biz kadın ve çocukları öldürmeyeceğiz, kiliseleri yıkmayacağız. Bunu yapmayacağız…. Biz muzaffer olacağız çünkü biz başkalarının dinine, milliyetine ve farklı siyasi kanaatlere saygı gösteriyoruz ve zor durumumuzda bile temiz insanlar olmaya çabalıyoruz.”
Bu ali cenap ruhun ortaya koyduğu tavır, toplum olarak tartıştığımız bir çok konuda ihtiyaç duyduğumuz estetik ve ahlaki duruşun ta kendisidir.
Bu makale 1227 defa okunmuştur.